8 Eylül 2025 Pazartesi

Bürokratik Labirent

 Bay U, sabah belediye binasına adım attığında hiçbir şeyin normal olmadığını fark etti. İlk başta sadece birkaç form dolduracağını düşünüyordu, ama koridorlar birbirine girdi, kapılar kendi kendine açılıp kapandı ve fotokopi makineleri ona bakıp “Form 27B/6’yı tamamladın mı?” diye sordu. Bay U cevap veremedi; çünkü makineler aynı anda dört farklı soruyu soruyordu.


Saatler ilerledikçe, Bay U zamanın akışını kaybetti. Saatler birbiriyle çarpışıyor, dakikalar yerlere düşüyor ve Bay U’nun elindeki kalem kendiliğinden başka formlara imza atıyordu. Asansörler onu rastgele katlara fırlatıyor, bazen bir toplantı odasına, bazen de hiç var olmayan bir “Sonsuz Arşiv”e gönderiyordu.


Görevli robotlar, fotokopi makineleri ve kahve makinesi birleşip Bay U’nun peşinden geliyordu; duvarlar kendi kendine “Form 42A/9’u unutma!” diye fısıldıyordu. Bir odada kendisine benzer bir Bay U kopyasıyla karşılaştı; kopya Bay U ona bir kağıt uzattı: “Bunu imzala yoksa kayboluruz.” İmzaladı, ama birden iki Bay U oluverdi ve her biri başka bir koridora savruldu.


Zaman tamamen anlamsız hâle gelmişti; Bay U geçmişteki formları gelecekteki formlarla karıştırıyor, şimdiki zamanı ise kaybetmişti. Duvarlardan asılı tabelalar sürekli değişiyor, bazıları “Form 73C/12 tamamlanmadı” diye bağırıyor, bazıları ise “Yeni formlar geldi” diyordu.


Bay U, artık ne zaman geldiğini, kaç tane form doldurduğunu ya da kaç tane Bay U olduğunu bilmiyordu. Sadece bir şey kesindi: Labirent sonsuzdu ve Bay U, her adımıyla bürokrasinin tuhaf ve absürt evreninde daha da kayboluyordu.

16 Aralık 2020 Çarşamba

BİR YILIMIN ÖZETİ


- Bu yıl en çok yaptığım şey belki de bütün dünyanın yaptığı gibi evde kalmaktı. 

- En çok kitap okuduğum, en fazla yemek yaptığım yıl oldu. Öyle ki evde pizza yapıp Das Kapitali okudum. Bu seneki gurur kaynağım buydu.

- En fazla doğa yürüyüşleri yaptığım yıldı. Bulunduğum ilde ve komşu şehirlerdeki neredeyse bütün parkurlarda doğa yürüyüşleri yaptım.

- En çok kamp kurduğum yıl da 2020 yılıydı. Beş farklı bölgede, sekiz farklı şehirde kamplar kurdum, patikalarında yürüdüm, şehir merkezlerini gezdim, sularından içtim.

- Ülkemizin en güneydeki şehrini de, en kuzeydeki şehrini de görme şansını bu yıl yakaladım. Böylece kuzey, güney, doğu ve batı sınırındaki bütün şehirlerde de bulunmuş oldum.

- En fazla değil ama yine birçok farklı müzeyi de bu yıl içerisinde gezme fırsatım oldu. En çok etkilendiğim Sinop Cezaevi Müzesi olabilir. Özellikle Aldırma Gönül şiirinin yazıldığı hücreyi görmek içimi burkmuştu.

- Kral Şuppiluliuma, pandemi döneminde en çok tartıştığımız ve esprisini yaptığımız tarihi figür oldu.

- Bu yıl okuduğum kitaplardan en sevdiğim kitap Andrew Mango'nun Atatürk kitabıydı. En sevdiğim film Son Mohikan. Dinlemekten en çok keyif aldığım şarkılar; La Foule, When We Were Young, Ella Ellel'a, Keklik Gibi, Ayrılık...

- En fazla briç oynadığım, en fazla ödül kazandığım yıl da bu yıl oldu.

- Tepsi kebabı, kağıt kebabı, Sinop mantısı, kerebiç tatlısı, ballı safran çayı ve nokul 2020'de ilk kez tattığım lezzetlerden bazıları olurken, hiç kola, gazoz ve meyve suyu içmedim.

- Belki de en güzel alışkanlığım televizyonu hayatımdan tamamen çıkartabilmekti. İnsanların bildiği ve tartıştığı birçok dizi, yarışma ve magazin programlarından uzak kalmak çok eğlenceliydi.

Pandemi yüzünden genel anlamda olumsuz geçen bir yılın sonuna varırken, kendi penceremden aslında hiç de fena sayılmayacak bir yıl olduğunu görüyorum. Yıllardır uğraştığım doktoraya başlamış olmam üstelik dersleri de online almam gerçekten büyük şans. Bu konuda Allah'a duacıyım. Yılın mottosu benim için "ne olursa olsun olumlu bak" olabilir. Belki de şair Beckett'in dediği gibi " Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Yine dene yine yenil. Daha iyi yenil."

8 Haziran 2020 Pazartesi

SERİNDERE KANYONU YÜRÜYÜŞ PARKURU


Uzun bir Corona arasından sonra ben de doğaya attım kendimi. En son 3 ay önce gittiğim ve çok da beğendiğim Serindere Kanyonu yürüyüş parkurunda soluğu aldım.Önce parkurla ilgili kısa bilgiler paylaşayım.


- İzmit merkezden araçla yaklaşık 30 dakikada ulaşabilirsiniz. Yuvacık Barajı ndan sonra Serindere tabelaları yön bulmada yardımcı oluyor.
- Başiskele ilçesi sınırları içerisinde yer alan bu parkur, adını Yuvacık Barajını besleyen derelerden birisi olan Serindere'den alıyor.
- İsmine Serindere denmesinin nedeni ise, derenin güneş ışınlarının çok az almasından ötürü suyunun biraz daha soğuk olması. Yani anlayacağınız yaz ayları için biçilmiş kaftan.
- Serindere Kanyonu birkaç yürüyüş rotası barındıran bir parkur. İsteyen dere içinden gidebilir, isteyen dere üst sırttan dere boyu ilerleyebilir. Biz dere üst sırttan parkuru belirleyip öyle gittik.

Serindere Parkuru yeşilin bütün tonlarını içerisinde barındıran, her türlü canlının yaşamına olanak sağlayan, sürprizlerle dolu bir parkur. Bu parkurda hiçbir parfümden alamayacağınız kokuları alabilir, hiçbir yerde yiyemeyeceğiniz meyveleri bulabilirsiniz.

Sabah saatlerinde başladığımız parkurda, yaklaşık 800 metre yürüdükten sonra karşımıza boru hatları için döşenmiş bir mağara çıkıyor. Bu mağaranın uzunluğu yaklaşık 600 metre, yüksekliği ise zaman zaman 1 metreye kadar düşüyor. İçerisi hiç ışık almadığından görüş mesafesi çok dar. Kafa feneri ya da en kötü ihtimalle bir telefon ışığı şart oluyor.


Mağaradan çıktıktan sonra yaklaşık 1 kilometre kuşların cıvıltısıyla birlikte yürüyüşümüze devam ettik. Ve ilk dere geçişimize geldik. Serindere'yi besleyen irili ufaklı birçok dere bulunur; bu onlardan ilkiydi. İlkbahar aylarında daha coşkun akan bu dere nispeten ufak derelerden biriydi geçerken çok da zorlanmadık.

Parkur boyu su kaynakları oldukça fazla. Fakat bir tanesi var ki benim asıl dikkatimi çeken oydu. İnanışa göre (belki de dedikodu) bu çeşmelerden su içen kişilerin kısmetleri açılıyormuş. Bekar kişiler evleniyor, para isteyenler para buluyor, iş talep edenler iş buluyorlarmış. :) 

Kısmet Çeşmesinde verdiğimiz kısa molanın ardından ikinci ve asıl büyük olan dere geçişimizi yaptık. Yaklaşık 5 metre uzunluğunda yer yer derinliği 1 metreyi bulan bu dereden geçtik. Kimi yerlerinde çok büyük kayalar olsa da bunlar çok kaygan ve hiç şakaya gelmiyor. Yani olası bir denge kaybında dereye kapılıp suyla birlikte kendinizi 50 metre aşağıda bulabilirsiniz.


Yaklaşık 5 kilometre daha yürüyüşümüze devam ettik. Yol boyu ısırgan otları bizlere eşlik ederken yer yer de dikenli dallar canımızı oldukça yaktı. Bu parkurda yapılacak en büyük hatalardan biri şort giymek. Ancak yer yer bulduğumuz erik ve elmalar ekşi severler için ideal.

Başta da söylediğim gibi Serindere parkuru bir kaç rota çeşidi sunuyor. Üçlü bir yol ayrımı bizi karşıladı. Bir taraf İnönü Yaylası tarafına, diğer ikisi Serinlik köyüne gidiyor. Biz İnönü Yaylası yönünü tercih ettik. Burası kısmen arabalarında geçebildiği daha geniş bir yoldu. Sürekli tepe çıkışı olmasına rağmen çok dik bir eğim olmadığından yormayan bir yol.  


Yüksekliği 30-40 metreyi bulan ağaçların gölgeleri etrafında yürürken, yerlerde biten dağ çileklerinin enfes kokularını içinize çekebilir, mükemmel tatlarından tadabilirsiniz.

Zirveye  çıktıktan sonra geri dönüş yapmanızı tavsiye ederim. Çünkü başladığınız yerde bir çay yapıp içmek yürüyüş sonrası bütün yorgunluğunuzu alıyor.

Serindere parkurunda mutlaka iyi bir ayakkabınız olmalı; kesinlikle su geçirmeyen ve altı kaymayan. Isırgan ve dikenli dallardan dolayı tozluklarınız da olmalı. Ayrıca mağara için de bir kafa feneri olursa iyi olur.






4 Eylül 2019 Çarşamba

Bitlis

Günübirlik Bitlis gezimden notlar:

- Gördüğüm en yoksul kentlerden birisi olduğunu söyleyebilirim. Ülkemizde doğuyla batı arasında var olan refah farkının ne kadar büyük olduğunu anlayabilmek için mutlaka görülmesi.

- Bu şehirde binaların altından dereler akıyor. İnanılması güç belki ama derelerin üstünde yükselen 5-6 katlı binalar gördüm.

- Doğuda gördüğüm en yeşil kent Bitlis. Ama L şeklindeki yolları, çatısı olmayan ve yarısı boyalı diğer yarısı ise yıkık dökük evleri ile çarpık kentleşmenin şehir merkezini esir aldığı bir şehir. 2-3 metre genişliğindeki yollardan aynı anda yüzlerce kişi geçebiliyor.

- Bitlis tarih ve efsaneler kokan bir şehir. Birçok tarihi cami, köprü, hamam olduğu gibi şehir merkezindeki tarihi kalenin de kendine has bir büyüsü var. Neredeyse her karışında bir tarihi yapı görebiliriz.

- Oruç ayında gittiğimden ötürü yemeklerini çok fazla tatma şansım olmadı açıkçası. Ama iftar saati ekmek fırınında yaptığımız kuşbaşının tadı mükemmeldi. Bitlislilerin kahvaltıda yediği Çolek yemeğini tadamamak ise içimde bir üzüntü.

- Şehir merkezinin alanı büyük bir üniversite kampüsünden daha küçüktür diyebilirim. Neredeyse herkes birbirini tanıyor. Öğrendiğim kadarıyla da çok az adli vaka oluyor.

- Bitlisliler boş vakitlerinde çay ocaklarında sohbet etmeyi yeğliyorlar. Bunun nedeni ise şehirdeki alternatif eksikliğinden olabilir. Genelde de ülke meselelerinden konuşuyorlar. Ülkesini ve milletini seven bu insanların hepsinin ayrı bir bakış açısı ayrı bir yorumu var.

- Benim gibi çaykolik birisiyseniz Bitlis'teki çay ocaklarında onlarca çayı rahatlıkla içebilirsiniz. Çay ocaklarında Azeri çayı, İran çayı, Türk çayı gibi alternatifler var.

Bu bayram önce İzmir'e gitmeyi düşünüyordum ancak buna şartlar el vermedi. İzmir işi başka bir zamana kaldı gibi. İzmir'e gidemeyip de Bitlis'te takılmak belki biraz moral bozucu gelebilir ama benim için eşsiz bir tecrübe oldu. Güzel ülkemizin ne kadar homojen olduğunu bir kez daha anladığım gibi doğudaki şartlarında ne kadar ağır ve insanlarının da ne kadar azimli olduğunu görme fırsatım oldu.

Hakkari


Günübirlik Hakkari gezimden notlar;
- Van ve Hakkari iki komşu il olmasına rağmen yolculuk yaklaşık 3,5 saat sürdü (kabaca Ankara - Kocaeli arası kadar). Yol boyunca kimi yerde taşkın kimi yerde ise çok ince bir dere bizlere eşlik etti. Pencereden dışarı baktığımda gördüğüm çoğu zaman yalçın kayalıklardı. Ancak ismini hatırlayamadığım bir barajın ve tarihi Hoşap Kalesi'nin görselliği harikuladeydi.
- Neredeyse dört bir yanı dağlarla çevrili tertemiz kuru bir havası olan bir şehir Hakkari. 
Sümbül Dağı bütün haşmetiyle Hakkari şehir merkezinin arkasında "ben buradayım" diyor.
- Benim aldığım ilk intiba Hakkari şehri öyle çok da gariban bir şehir değil. Şehir merkezinde gördüğüm 3-4 tane ulusal marka kahveci vardı ki bunların hepsi de neredeyse tıka basa doluydu. Ayrıca yine çarşı içerisinde bir çok lüks araba mevcuttu.
- Hakkari'de neredeyse bütün yollar tadilatta. Çok az yol açıktı ki oralarda da polislerin kapattığı yerler vardı. Şehirde belki de her bir kişiye iki polis düşüyordur. Bazı yerlerde sivil insandan çok polisler vardı.
- Hakkari'de beni en çok şaşırtan şey ise Hakkarili kızlar oldu.  Kumrala çalan sarışın ten renkleri ve yeşil gözleriyle sanki Ukraynalı kızları anımsatıyorlar. Burada kızların çoğu renk renk giyiniyor ve bu da onlara çok yakışıyor. Vücutlarına biraz daha baksalar herhalde güzellik yarışmalarında bir çok Hakkarili kızı görebiliriz.
Bugün en doğu sınırımı Hakkari şehrine gelişimle uzattım. Ama daha önemlisi başlangıçta zihnimde var olan ön yargılarımı kırmış olmanın mutluluğunu yaşadım. 

Bozkır da Güzelmiş - 2

Kaldığımız yerden devam edelim.
Nevşehir’den sonra önce Adana sonra da Şanlıurfa’da kaldıktan sonra bir diğer hedefim olan Nemrut Dağı için Adıyaman’a geçtim. Sıcaklığın gündüz 42 ile 35 derece arasında değiştiği il merkezi kocaman bir çölü andırıyor aslında. Elbette belirli sokaklar vardı ama neredeyse hepsinde bir tadilat veya altyapı çalışmasının olması kentte bir çarşı kültürü olmasını engellemiş. Ancak Adıyaman insanları çok sıcak ve bir o kadar da meraklı. Birçok insan önce beni turist sandı ki bu sanırım kovboy şapkamdandı, olmadığımı anlayınca da bana çay ve meyve ikram ettiler.
Nemrut Dağı’na araba olmaması beni çoğu zaman yaptığım gibi otostopa mecbur bıraktı. Nemrut Dağı’nın eteklerinde yer alan Karadut Köyü’ne ulaştığımda havanın kararmasına yaklaşık 2 saat vardı. Normalde ilk önce Nemrut’ta gün doğumunu izlemeyi istiyordum ancak oraya kadar gelince kendimi tutamadım ve gün batımına gitmeye karar verdim.
Karadut Köyü’nden Nemrut’a çıkarken tanıştığım kadın bir astrologdu ve yaklaşık 10 dk konuştuktan sonra bana geleceğimle ilgili umut dolu şeyler söyledi (Ne kadar astrolojiye inanmasam da bunlar sadece bende kalmalı).
Nemrut Dağı Taş Heykelleri
Küçükken televizyonlarda gördüğüm ve her gördüğümde inanılmaz derecede korktuğum bu taş heykeller hem doğudan hem de batıdan kültürel örneklermiş. Yani Anadolu’nun 2000 yıl öncesinden beri ne kadar homojen ve bu homojenliği sayesinde de ne kadar güzel olduğunun kanıtı.
Nemrutta gün batımı inanılmaz bir şey. Sanki hiçbir sahnesini kaçırmak istemediğin müthiş bir filmin son sahnesinde gibisin. Burada başrolde güneş, bulutlar ve tabii haşmetli duruşuyla Nemrut Dağı var. Heykellerse hava aydınlıkken olduğundan farklı bir şekilde duruyorlar soğuk ama hala asil.
Gün batımı olduğundan sonra hava bir anda buz gibi oluyor. Eğer üzerinde bir yelek yoksa mutlaka üşürsünüz. En başa dönersek belki de bozkırın güzelliği de buradan geliyor. Bozkır coğrafyasında gün içinde hava sıcaktan soğuğa çok hızlı geçiyor. Bence burada insanların duygularını en uç noktalarda yaşamaları gibi.
Uykusuzluğum yaratıcılığımı besliyor ancak gün içinde beni oldukça rahatsız ediyor. Eğer uykusuz gecelere devam edersem Mardin gözlemlerimle devam etmeyi umuyorum. Herkese 07.09.2017 tarihi saat 01:01 itibarıyla iyi geceler dilerim.

Bozkır da Güzelmiş

Bozkır da güzelmiş...
Öyle diyorum çünkü ne yalan söyleyeyim ben iki hafta öncesine kadar denizlerdeki maviyi, ormanlardaki yeşili, bozkırın sarısına; Akdeniz ikliminin sıcağını, Karadeniz ikliminin nemli havasını, Karasal iklimin kuru ayazına tercih edenlerdendim. Artık bu bir nebze değişti benim için.

8 ili (Elazığ, Nevşehir, Adana, Gaziantep, Şanlıurfa, Adıyaman, Diyarbakır, Mardin) gezip yaklaşık 3000 km yol yapmışım ki bu mesafe yaklaşık Ankara'dan Amsterdam'a gitmeye tekabül ediyor.
İki haftalık gezimin ardından anlatabileceğim birçok gözlemim ve hikayem var elbette.

- Üç gece geçirdiğim Nevşehir'in kent merkezi, 1 cadde üzerine kurulmuş tipik bir Anadolu şehri izlenimi veriyor. Ancak Ürgüp ve Göreme belki de başka hiçbir yerde karşılaşamayacağımız doğal harikalarıyla eşsiz bir güzellik sunuyor.


-Ürgüp’te Dilek Tepesi, Üç Güzeller, Şarap Mahzenleri, Göreme’de ise Açık hava müzesi, El Nazır Klisesi, Uçhisar Kalesi mutlaka görülmesi gereken yerlerden.

Üç Güzeller
-Avanos ise çömlekçilikle geçinen bir ilçe diyebilirim. İlçede konuştuğum herkes çömlekten geçimini sağladığın söyledi. Öyle ki sohbet etme fırsatı bulduğum bir mimarlık öğrencisi bile boş zamanlarında çömlek tasarımı yaptığından ilerde de çömlekçi olmayı istediğinden bahsetti. Çok sayıda çanak çömlek atölyesi gördüğüm ilçede bazıları kız verirken bile erkeğin çömlek ustalığını sorgularlarmış.



-Kapadokya’ya gelip de bir balon turu yapmamak da olmaz. Balonlar sabahın ilk ışıklarıyla havalanırken gökyüzü rengarenk oluveriyor tıpkı binlerce yıldızın geceyi aydınlatması gibi. Yalnız eğer yükseklik korkunuz varsa tehlikeli olabilir zira balonlar 1700 metre yükselebiliyor. (Bunu bize kaptanımız söyledi). Şu an dünyadaki en yüksek gökdelenin uzunluğu yaklaşık 900 metre.


-Kapadokya bölgesinde birçok turistle de tanıştım. Çoğu Çin ve Avusturalya vatandaşı olan bu insanlar Türkiye hakkında da birçok bilgiye sahiptiler. Derslerine iyi çalışmışlar.

Bir atv turuna katılamamak içimde kaldı. Ancak Nemrut Dağı ve Mardin'de içimde kalan hiçbir şey olmadı. İlerleyen günlerde Nemrut Dağı ve Mardin'de gördüklerimi de yazarım.