4 Eylül 2019 Çarşamba

Bitlis

Günübirlik Bitlis gezimden notlar:

- Gördüğüm en yoksul kentlerden birisi olduğunu söyleyebilirim. Ülkemizde doğuyla batı arasında var olan refah farkının ne kadar büyük olduğunu anlayabilmek için mutlaka görülmesi.

- Bu şehirde binaların altından dereler akıyor. İnanılması güç belki ama derelerin üstünde yükselen 5-6 katlı binalar gördüm.

- Doğuda gördüğüm en yeşil kent Bitlis. Ama L şeklindeki yolları, çatısı olmayan ve yarısı boyalı diğer yarısı ise yıkık dökük evleri ile çarpık kentleşmenin şehir merkezini esir aldığı bir şehir. 2-3 metre genişliğindeki yollardan aynı anda yüzlerce kişi geçebiliyor.

- Bitlis tarih ve efsaneler kokan bir şehir. Birçok tarihi cami, köprü, hamam olduğu gibi şehir merkezindeki tarihi kalenin de kendine has bir büyüsü var. Neredeyse her karışında bir tarihi yapı görebiliriz.

- Oruç ayında gittiğimden ötürü yemeklerini çok fazla tatma şansım olmadı açıkçası. Ama iftar saati ekmek fırınında yaptığımız kuşbaşının tadı mükemmeldi. Bitlislilerin kahvaltıda yediği Çolek yemeğini tadamamak ise içimde bir üzüntü.

- Şehir merkezinin alanı büyük bir üniversite kampüsünden daha küçüktür diyebilirim. Neredeyse herkes birbirini tanıyor. Öğrendiğim kadarıyla da çok az adli vaka oluyor.

- Bitlisliler boş vakitlerinde çay ocaklarında sohbet etmeyi yeğliyorlar. Bunun nedeni ise şehirdeki alternatif eksikliğinden olabilir. Genelde de ülke meselelerinden konuşuyorlar. Ülkesini ve milletini seven bu insanların hepsinin ayrı bir bakış açısı ayrı bir yorumu var.

- Benim gibi çaykolik birisiyseniz Bitlis'teki çay ocaklarında onlarca çayı rahatlıkla içebilirsiniz. Çay ocaklarında Azeri çayı, İran çayı, Türk çayı gibi alternatifler var.

Bu bayram önce İzmir'e gitmeyi düşünüyordum ancak buna şartlar el vermedi. İzmir işi başka bir zamana kaldı gibi. İzmir'e gidemeyip de Bitlis'te takılmak belki biraz moral bozucu gelebilir ama benim için eşsiz bir tecrübe oldu. Güzel ülkemizin ne kadar homojen olduğunu bir kez daha anladığım gibi doğudaki şartlarında ne kadar ağır ve insanlarının da ne kadar azimli olduğunu görme fırsatım oldu.

Hakkari


Günübirlik Hakkari gezimden notlar;
- Van ve Hakkari iki komşu il olmasına rağmen yolculuk yaklaşık 3,5 saat sürdü (kabaca Ankara - Kocaeli arası kadar). Yol boyunca kimi yerde taşkın kimi yerde ise çok ince bir dere bizlere eşlik etti. Pencereden dışarı baktığımda gördüğüm çoğu zaman yalçın kayalıklardı. Ancak ismini hatırlayamadığım bir barajın ve tarihi Hoşap Kalesi'nin görselliği harikuladeydi.
- Neredeyse dört bir yanı dağlarla çevrili tertemiz kuru bir havası olan bir şehir Hakkari. 
Sümbül Dağı bütün haşmetiyle Hakkari şehir merkezinin arkasında "ben buradayım" diyor.
- Benim aldığım ilk intiba Hakkari şehri öyle çok da gariban bir şehir değil. Şehir merkezinde gördüğüm 3-4 tane ulusal marka kahveci vardı ki bunların hepsi de neredeyse tıka basa doluydu. Ayrıca yine çarşı içerisinde bir çok lüks araba mevcuttu.
- Hakkari'de neredeyse bütün yollar tadilatta. Çok az yol açıktı ki oralarda da polislerin kapattığı yerler vardı. Şehirde belki de her bir kişiye iki polis düşüyordur. Bazı yerlerde sivil insandan çok polisler vardı.
- Hakkari'de beni en çok şaşırtan şey ise Hakkarili kızlar oldu.  Kumrala çalan sarışın ten renkleri ve yeşil gözleriyle sanki Ukraynalı kızları anımsatıyorlar. Burada kızların çoğu renk renk giyiniyor ve bu da onlara çok yakışıyor. Vücutlarına biraz daha baksalar herhalde güzellik yarışmalarında bir çok Hakkarili kızı görebiliriz.
Bugün en doğu sınırımı Hakkari şehrine gelişimle uzattım. Ama daha önemlisi başlangıçta zihnimde var olan ön yargılarımı kırmış olmanın mutluluğunu yaşadım. 

Bozkır da Güzelmiş - 2

Kaldığımız yerden devam edelim.
Nevşehir’den sonra önce Adana sonra da Şanlıurfa’da kaldıktan sonra bir diğer hedefim olan Nemrut Dağı için Adıyaman’a geçtim. Sıcaklığın gündüz 42 ile 35 derece arasında değiştiği il merkezi kocaman bir çölü andırıyor aslında. Elbette belirli sokaklar vardı ama neredeyse hepsinde bir tadilat veya altyapı çalışmasının olması kentte bir çarşı kültürü olmasını engellemiş. Ancak Adıyaman insanları çok sıcak ve bir o kadar da meraklı. Birçok insan önce beni turist sandı ki bu sanırım kovboy şapkamdandı, olmadığımı anlayınca da bana çay ve meyve ikram ettiler.
Nemrut Dağı’na araba olmaması beni çoğu zaman yaptığım gibi otostopa mecbur bıraktı. Nemrut Dağı’nın eteklerinde yer alan Karadut Köyü’ne ulaştığımda havanın kararmasına yaklaşık 2 saat vardı. Normalde ilk önce Nemrut’ta gün doğumunu izlemeyi istiyordum ancak oraya kadar gelince kendimi tutamadım ve gün batımına gitmeye karar verdim.
Karadut Köyü’nden Nemrut’a çıkarken tanıştığım kadın bir astrologdu ve yaklaşık 10 dk konuştuktan sonra bana geleceğimle ilgili umut dolu şeyler söyledi (Ne kadar astrolojiye inanmasam da bunlar sadece bende kalmalı).
Nemrut Dağı Taş Heykelleri
Küçükken televizyonlarda gördüğüm ve her gördüğümde inanılmaz derecede korktuğum bu taş heykeller hem doğudan hem de batıdan kültürel örneklermiş. Yani Anadolu’nun 2000 yıl öncesinden beri ne kadar homojen ve bu homojenliği sayesinde de ne kadar güzel olduğunun kanıtı.
Nemrutta gün batımı inanılmaz bir şey. Sanki hiçbir sahnesini kaçırmak istemediğin müthiş bir filmin son sahnesinde gibisin. Burada başrolde güneş, bulutlar ve tabii haşmetli duruşuyla Nemrut Dağı var. Heykellerse hava aydınlıkken olduğundan farklı bir şekilde duruyorlar soğuk ama hala asil.
Gün batımı olduğundan sonra hava bir anda buz gibi oluyor. Eğer üzerinde bir yelek yoksa mutlaka üşürsünüz. En başa dönersek belki de bozkırın güzelliği de buradan geliyor. Bozkır coğrafyasında gün içinde hava sıcaktan soğuğa çok hızlı geçiyor. Bence burada insanların duygularını en uç noktalarda yaşamaları gibi.
Uykusuzluğum yaratıcılığımı besliyor ancak gün içinde beni oldukça rahatsız ediyor. Eğer uykusuz gecelere devam edersem Mardin gözlemlerimle devam etmeyi umuyorum. Herkese 07.09.2017 tarihi saat 01:01 itibarıyla iyi geceler dilerim.

Bozkır da Güzelmiş

Bozkır da güzelmiş...
Öyle diyorum çünkü ne yalan söyleyeyim ben iki hafta öncesine kadar denizlerdeki maviyi, ormanlardaki yeşili, bozkırın sarısına; Akdeniz ikliminin sıcağını, Karadeniz ikliminin nemli havasını, Karasal iklimin kuru ayazına tercih edenlerdendim. Artık bu bir nebze değişti benim için.

8 ili (Elazığ, Nevşehir, Adana, Gaziantep, Şanlıurfa, Adıyaman, Diyarbakır, Mardin) gezip yaklaşık 3000 km yol yapmışım ki bu mesafe yaklaşık Ankara'dan Amsterdam'a gitmeye tekabül ediyor.
İki haftalık gezimin ardından anlatabileceğim birçok gözlemim ve hikayem var elbette.

- Üç gece geçirdiğim Nevşehir'in kent merkezi, 1 cadde üzerine kurulmuş tipik bir Anadolu şehri izlenimi veriyor. Ancak Ürgüp ve Göreme belki de başka hiçbir yerde karşılaşamayacağımız doğal harikalarıyla eşsiz bir güzellik sunuyor.


-Ürgüp’te Dilek Tepesi, Üç Güzeller, Şarap Mahzenleri, Göreme’de ise Açık hava müzesi, El Nazır Klisesi, Uçhisar Kalesi mutlaka görülmesi gereken yerlerden.

Üç Güzeller
-Avanos ise çömlekçilikle geçinen bir ilçe diyebilirim. İlçede konuştuğum herkes çömlekten geçimini sağladığın söyledi. Öyle ki sohbet etme fırsatı bulduğum bir mimarlık öğrencisi bile boş zamanlarında çömlek tasarımı yaptığından ilerde de çömlekçi olmayı istediğinden bahsetti. Çok sayıda çanak çömlek atölyesi gördüğüm ilçede bazıları kız verirken bile erkeğin çömlek ustalığını sorgularlarmış.



-Kapadokya’ya gelip de bir balon turu yapmamak da olmaz. Balonlar sabahın ilk ışıklarıyla havalanırken gökyüzü rengarenk oluveriyor tıpkı binlerce yıldızın geceyi aydınlatması gibi. Yalnız eğer yükseklik korkunuz varsa tehlikeli olabilir zira balonlar 1700 metre yükselebiliyor. (Bunu bize kaptanımız söyledi). Şu an dünyadaki en yüksek gökdelenin uzunluğu yaklaşık 900 metre.


-Kapadokya bölgesinde birçok turistle de tanıştım. Çoğu Çin ve Avusturalya vatandaşı olan bu insanlar Türkiye hakkında da birçok bilgiye sahiptiler. Derslerine iyi çalışmışlar.

Bir atv turuna katılamamak içimde kaldı. Ancak Nemrut Dağı ve Mardin'de içimde kalan hiçbir şey olmadı. İlerleyen günlerde Nemrut Dağı ve Mardin'de gördüklerimi de yazarım.